İslam ibadet sistemine yönelik eleştirilerden biri, namaz vakitlerinin Güneş’e göre belirlenmesi ve namazda Kâbe’ye yönelinmesi üzerinden şekillenir. Bu eleştiriye göre Müslümanlar, ibadetlerini Güneş’e göre düzenledikleri ve belirli bir yapıya yöneldikleri için “güneş merkezli” veya “mekân merkezli” bir ibadet anlayışına sahiptir. Hatta daha ileri gidilerek Kâbe’nin bir “güneş tapınağı” olduğu iddiası da ortaya atılmaktadır.
Tevhid inancı, İslam’ın en temel akîdesini oluşturur. Bu inanç, Allah’ın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde bir ve benzersiz olduğunu kabul etmeyi ifade eder. Bu çerçevede şirk, yani Allah’a ortak koşma fiili, tevhid inancını doğrudan ihlal eden en büyük sapma olarak tanımlanır. Nisa Suresi 116. ayet, bu sapmanın vahim sonuçlarını açık bir şekilde ortaya koymaktadır:
Gece ve gündüz, güneş ve ay… İnsanlık tarihi boyunca bu dört kavram, hem korkunun hem hayranlığın kaynağı olmuştur. Kimi toplumlar güneşe tapmış, kimi ayın uğuruna inanmış, kimiyse geceyi kötülüğün, gündüzü iyiliğin simgesi saymıştır.
Bir Din Aliminin İlahi Kitabı Okuyup Halkı Allah’a Yönlendirdiği Sahne
Giriş
İnsanlık tarihi boyunca peygamberlerin gönderiliş amacı, insanları Allah’a kulluğa davet etmek olmuştur. Ancak zamanla bazı dinî önderler, kendilerine “aracı” veya “yetki sahibi” bir konum biçerek bu çağrıyı gölgelemişlerdir. Âl-i İmrân Suresi’nin 79. ayeti, dinin özüne dair bu temel sapmayı açık bir şekilde reddeder. Bu yazıda, bu ayetin tefsirinden yola çıkarak peygamberin rolü, kulun sorumluluğu ve dinî otoritenin sınırları üzerine bir düşünce yürütülecektir.