Hz. Nuh’un Niyazı: Zulüm Karşısında Bir Beddua mı, İlahi Adalet Talebi mi?

Hz. Nuh’un (a.s.) asırlar süren mücadelesinin sonunda dile getirdiği o sarsıcı yakarış, İslam düşünce tarihinde ve Kur’an tefsirlerinde derinlemesine ele alınan çetin konulardan biridir. Fiziksel ve içtimai hiçbir gücü bulunmayan bir topluluğun, zalim bir otorite karşısındaki son sığınağını “beddua” olarak mı yoksa “sarsılmaz bir iman ve ilahi adalet talebi” olarak mı okumalıyız, semantik ve kelamî boyutlarını ele alıyoruz.

Asırlar süren bir davet, fiziki güçten yoksun bir inananlar topluluğu ve sarsıcı bir son… Hz. Nuh’un kavmi aleyhindeki duası, kişisel bir öfke patlaması mıdır, yoksa zulmün sürekliliğine karşı bir hakikat feryadı mı? Bakış açısına göre değişen bu ince çizgiyi kelamî ve sosyolojik açıdan inceliyoruz.

1. Yüzyılların Muhasebesi: Mesele Sadece Zaman Değildir

Kur’an-ı Kerim’in beyanıyla Hz. Nuh (a.s.), kavmi arasında dokuz yüz elli yıl kalmış; onları gece ve gündüz, gizli ve açık bir şekilde hakikate davet etmiştir (Nuh Suresi, 5-9). Ancak bu uzun süreç, sayıca çok az bir kitle dışında, toplumsal bir inkâr ve tahakküm yapısını kemikleştirmekten başka bir sonuç vermemiştir.

Buradaki kritik nokta, güç dengesizliğidir. İman edenler; sosyal, siyasal ve askeri açıdan zayıf kılınmış (müstaz’af), zalim otorite ise her türlü fiziki imkânı elinde bulunduran bir güç haline gelmiştir. Müminlerin elinde, sarsılmaz inançlarından başka kendilerini savunacak hiçbir fiziki mevcudiyet kalmamıştır.

2. Beddua ve Dua Arasındaki İnce Çizgi

Hz. Nuh’un “Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden hiç kimseyi bırakma!” (Nuh Suresi, 26) şeklindeki nidası ilk bakışta sığ bir okumayla “beddua” olarak nitelendirilebilir. Ancak kavramsal bir analiz yapıldığında, olayın mahiyeti değişir:

Sıradan Bir Beddua Olmama Gerekçesi: Kişisel bir kırgınlık, hırs veya nefsani bir öfke sonucu yapılan lanetlemeler beddua kategorisinde değerlendirilir.

İlahi Adalet Talebi Olma Gerekçesi: Hz. Nuh’un duası, dokuz asırlık tecrübenin ardından gelen ve ilahi vahiy ile teyit edilen bir durum tespitidir. Nitekim kendisine “Kavminden, daha önce iman etmiş olanlardan başka hiç kimse iman etmeyecektir” (Hud Suresi, 36) bildirildikten sonra bu talep gelmiştir.

Dolayısıyla bu niyaz, nefsani bir intikam arzusu değil; yeryüzünde fitnenin, zulmün ve küfrün nesiller boyu kökleşmesine karşı adli bir hükmün infazı talebidir.

3. Bakış Açısının Dönüştürücü Gücü

Bu olaya nereden baktığımız, adalet ve merhamet kavramlarını nasıl tanımladığımızla doğrudan ilgilidir:

Değerlendirme / Yaklaşım

Zahiri / Yüzeysel Bakış: Olayı sadece bir “yok oluş ve felaket” olarak görür. Yakarmayı ise sert bir beddua olarak tanımlar.

Bütüncül / Derinlikli Bakış: Masumların hakkını koruyan, zulmün üremesini engelleyen ve ilahi adaletin tecelli etmesini isteyen nihai bir “dua” olarak değerlendirir.

Hz. Nuh’un niyazı, zalimin zulmünde diretmesi ve mazlumun sığınacak hiçbir fiziki limanının kalmadığı noktada, kainatın Yaratıcısına sunulmuş bir nihai arzdır.

Kaynakça:

Diyanet İşleri Başkanlığı. (2014). Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri (Nuh ve Hud Sureleri). Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları.

İbn Kesîr, İ. U. (2018). Tefsîru’l-Kur’ân’il-Azîm (Cilt 8). İstanbul: Kahraman Yayınları.

Yazır, E. H. (1935). Hak Dini Kur’an Dili. İstanbul: Matbaa-i Ebüzziya.