Kalem Suresi’nin son iki ayeti (68:51-52), Mekke müşriklerinin Peygamberimize ve Kur’an’a karşı tutumlarını çarpıcı bir şekilde gözler önüne serer. Bu ayetler, hem tarihsel bağlamıyla hem de günümüze uzanan mesajlarıyla çok katmanlı bir anlam taşır. Şimdi bu ayetlere üç farklı üslupla yaklaşarak onları daha yakından anlamaya çalışalım:
Tevhid inancı, İslam’ın en temel akîdesini oluşturur. Bu inanç, Allah’ın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde bir ve benzersiz olduğunu kabul etmeyi ifade eder. Bu çerçevede şirk, yani Allah’a ortak koşma fiili, tevhid inancını doğrudan ihlal eden en büyük sapma olarak tanımlanır. Nisa Suresi 116. ayet, bu sapmanın vahim sonuçlarını açık bir şekilde ortaya koymaktadır:
Kur’an-ı Kerim’in en dikkat çekici uyarılarından biri Tövbe Suresi’nin 31. ayetinde yer alır. Bu ayet, Yahudi ve Hristiyan din adamlarının “rab edinilmesi” eleştirisini yaparken aslında Müslümanlara da evrensel bir mesaj verir: Dinî otoriteyi kayıtsız şartsız takip etmek, Allah’ın iradesini ikinci plana atmak anlamına gelir. Peki, bu ayet günümüzde ne ifade ediyor? Klasik tefsirler bu konuya nasıl yaklaşmış, çağdaş yorumlarda ne tür mesajlar öne çıkmıştır?
Tûr Suresi’nin son bölümü (44–49. ayetler), Kur’an’ın insanın kalbine dokunan uyarılarındandır.
Burada inkârcıların, apaçık deliller karşısında bile direnişlerini sürdürmeleri anlatılır. Aynı zamanda Resûl’e “sabır ve tesbih” emriyle teselli verilir. Bu ayetler, hem inkarın nasıl bir körlük olduğunu, hem de iman eden için bekleyişin ve sabrın nasıl bir ibadet olduğunu düşündürür.
İhlâs Suresi, Kur’an’ın özünü birkaç kısa ayette özetleyen, derin anlamlar barındıran bir suredir. Bu surenin ikinci ayeti olan “Allahu’s-Samed” ifadesi, hem kelime hem de kavramsal olarak çok güçlü bir mesaj taşır.
“Sizi birbirinizden inşa eden, bir karar verme yeri (dünya) ve bir emanet kalacağınız yer (kabir) yaratan O’dur. Anlayan bir toplum için delillerimizi ayrıntılı bir şekilde açıkladık.”
Bir gece düşünelim… Ev sessiz, herkes uyumuş. Pencereyi açtığınızda gökyüzü yıldızlarla süslenmiş, rüzgâr hafif hafif perdeyi kıpırdatıyor. O an içinizde açıklayamadığınız bir sıkıntı beliriyor. Kalbiniz daralmış, fakat sebebini tam bilmiyorsunuz. Eliniz istemsizce göğsünüze gidiyor. İşte tam o anda dudaklarınızdan bir fısıltı dökülüyor:
“Rabbim…”
Belki o cümlenin sonunu getiremiyorsunuz ama kalbiniz konuşuyor. Dua dediğimiz şey aslında tam da budur: İnsanla Rabbi arasında perdesiz bir hâl.
Gece ve gündüz, güneş ve ay… İnsanlık tarihi boyunca bu dört kavram, hem korkunun hem hayranlığın kaynağı olmuştur. Kimi toplumlar güneşe tapmış, kimi ayın uğuruna inanmış, kimiyse geceyi kötülüğün, gündüzü iyiliğin simgesi saymıştır.
Hayatımızı düşündüğümüzde, çoğu zaman küçük ayrıntılar arasında kayboluyoruz. Günlük koşuşturmalar, sıkıntılar, hedefler ve beklentiler içinde yaşarken, varoluşun en temel hakikatini unutabiliyoruz: Biz yoktuk, O var etti ve bir gün ona döndürüleceğiz. Çoğumuz bu gerçeği hatırlamaktan kaçınıyoruz. Bu gerçeği hatırlamak, bazı insanların keyfini kaçırabilirken bazı insanlar için bir rehber oluyor ve onu doğru yola yöneltiyor.